10 YIL SONRA FADONUN BAŞKENTİ LİZBON

FADO’NUN
BAŞKENTİ : LİZBON

(
ON YIL SONRA…)

 

On
yıl önce ERA EDTA Kongresi için gittiğim ve benim ilk yurt dışı deneyimim
olması nedeniyle benim için önemli Lizbon için tekrar yollardayız.

Belki
ilk kez yurtdışına çıkmanın verdiği heyecan belki Lizbon aşığı rehberimiz
İlgihan’ın bize Lizbon’u sevdirme çabası nedeniyle Lizbon’un benim için ayrı
bir önemi vardı. Bu on yıl içinde eşim Aydan’ı Lizbona götürmek benim için hep
bir hedef oldu. Lakin 1700.00 TL’den aşağı düşmeyen uçak bileti fiyatları
nedeniyle hep ertelemek zorunda kaldım.


Eylül
ayında THY 99 €’ya kampanyalı avrupa uçuşları başlatınca hemen THY sitesine
girdim ve Lizbon’un da ismini kampanya dahilinde görünce dünyalar benim oldu.


Hemen
ekibi oluşturduk. Ben rehberlik yapacağım sevgili dostum Hakan KILAVUZ’da
tercümanlık yapacak. Saat 20.00 de üç aile telekonferans sistemi açık
internetin başına geçtik maceralı bir süreçten sonra saat 23.00 de kampanyalı
sekiz bileti 03 – 06 Şubat 2013 için almayı başardık. Daha önceki
deneyimlerimden ve Lizbon’u bilmem hasebiyle Hostelworld’den Lizbon’un
merkezinde Baxia’da hostelimizi de ayarladım. ( Travellers house )


Uçuşumuz
Atatürk Hava Limanından olacağı için biz bir gün önceden İstanbul’a oğlumuz
Canburak’ın yanına gittik. Böylece hem onu görmüş olduk hem de ona
götüreceğimiz ıvır zıvırı aracımızla götürmüş olduk. Canburak ertesi gün sabah
bizi havalimanına bıraktı , bizde ekibin diğer yarısı ile dış hatlarda
buluştuk. Yaklaşık 4,5 saatlik keyifli bir uçuştan sonra Lizbon’a indik.


On
yıl sonra bendeki ilk izlenim hava alanının modernize edilmiş olmasıydı. Eski
havaalanı terminaline yeni terminal binası eklenmiş. Yer döşemelerinden eski ve
yeni binaya geçişi fark edebiliyorsunuz. Güler yüzlü pasaport polisi ile neşeli
bir sohbetten sonra Lizbon’a giriş yaptık.


Hostelimize
metro ile ulaşacaktık. Önce havalimanından kırmızı hatta binip bunun son durağı
San Sebastio’da inip mavi hatta geçip Baxia-Chiao’da inecektik. Metro bileti
için bilet makinelerini anlamaya çalışırken unların bilet makinesi değil dolum
makinesi olduğunu keşfettik, bu kez kart bulma arayışındayken metrodan çıkış
yapan muhtemelen Lizbon gezisini bitiren bir gurup bize kartlarını teklif etti
ve tesadüftür ki yedi kişiye yedi günlük kart denk geldi.

Hostelimiz
kentin “historical center” denilen bölgesinde Rua Augusta üzerinde
gezilecek hemen hemen her yere yürüyüş mesafesinde ve metro istasyonuna çok
yakın bir noktadaydı.. Güler yüzlü ve oldukça konuşkan ve esprili genç birkız
karşıladı. Odalarımızın temizlendiğini ve hazırlandığını, yarım saatlik bir işi
olduğunu söyleyince tüm eşyalarımızı hazır olan bir odaya kapatıp, zaman
kaybetmeden kendimizi Lizbon’un sokaklarına ve meydanlarına atıyoruz. Rua
Augusta’nın sonunda Praça de Cemmercial Baxia var. Hemen Tajo Nehrinin
kıyısında ortasında Colomb anıtının bulunduğu Rua Augusta’ya görkemli bir
kapıyla bağlanan geniş bir  meydan.

Rua
Augusta’nın Praça da Commercial Baxia’ya açılan ucunda her ayın bir pazar günü
kurlan küçük portatif dükkanlardan oluşan pazarına dalıyoruz. Yerel ürünlerin
satyıldığı pazarda bizim pastırmaya benzeyen domuz sucuğunu tadıyoruz, bizim
sana böreğine benzeyen unlu mamülünden alıp atıştırıyoruz, buraya özgü GİNJA
adı verilen Vişne likörünü tadıyoruz. ( 1 shot = 1 € )

Pazardan
ayrılp yönümüz Rua Augusta’nın diğer ucuna çeviriyoruz. Hedefimizde Praça da
Rossio ( praça da IV. Pedro), Praça da Figuere ve Praça da Restearodos üzerinden
geçip Avendia Liberdata’nın hemen girişindeki dik bir yokuşta konuşlanmış
tarihi funikülerle Bario Alto’ya çıkmak ve orada Cafe Brasilia’da bir kahve molası
vermek ve San Justa ( Gloria ) asansörü ile tekrar Baxia’ya inmek var.

Praça
da Rossio, ulusal opera binası, tiyatro binası ve modern alışveriş
merkezlerinin çevrelediği ortasında iki güzel havuzun bulunduğu geniş bir
meydan. Praça da Figuere de Rossio’nun hemen bir blok paralelinde çevresinde
daha çok kafelerin bulunduğu kültür ağırlıklı bir meydan. Kış olması nedeniyle
bu gelişimizde çok sessiz ve renksizdi ama on yıl önce geldiğimde burası sokak
müzisyenlerinin konser verdiği rengarenk cıvıl kafelerin bulunduğu keyifli bir
meydandı.

Ağılıklı
olarak restoranların bulunduğu ( Hard Rock Cafe de bu meydanda ) praça da
Figuere’den karşıya geçip funikülere yöneliyoruz. Ama bizi tatsız bir sürpriz
bekliyor. Ya arıza nedeniyle ya da elektrik kesintisi nedeniyle funikülerin
çalışmadığını öğreniyoruz, önümüzdeki yaşlı Portekizli amcadan cesaret alıp dik
yokuşa kendimizi vuruyoruz.

Lizbon
da İstanbul gibi yedi tepe üzerine kurulmuş bir şehir. Bairo Alto da bu
tepelerden biri. Şehrin eğlence merkezi. Barların, restoranların, kafelerin ve
Fado kulüplerinin bulunduğu bir mekan.

Portekizli ünlü şair Fernando Pessoa’nın da zaman
zaman takıldığı Cafe Brasilia da soluklanıyoruz. 

Gün batımını Asansör Gloria’da yakalamak için kalkıyoruz.
Daracık sokaklar ve küçük meydanlar arasında sora sora asansörün girişini
buluyoruz. Seyir terasından batan güneşin kızıllığı ile daha kızıllaşan kırmızı
kiremitleri nedeniyle kırmızı çatılı kent olarak anılan Lizbon’u seyrediyoruz.
Karşımızda Castello
de Sao Jorge’nin kızıla boyanmış surları
ve kuleleri duruyor. Mavi aydınlıkta yola çıkmış dev bir cruise gemisi Tajo
nehrinde ilerliyor. Güneşin batması ile hava iyice soğuyor. Hediye günlük
biletlerimizi bir kez daha kullanıp , asansörle Baxia’ya iniyoruz. ( Asansör
3.60 € )

Şimdi hostelimize gidip
odalarımıza yerleşme zamanı. Bir saat sonra lobide buluşmak üzere herkes
odasına çıkıyor.

Bir saat sonra lobide
buluştuğumuzda güler yüzlü ve konuşkan genç resepsiyonistimizden yemek için yer
önerisi alıyoruz. Bairo Alto’da bir restoran tarif ediyor ve bizi bu kez
yormayacak bir yol tarif ediyor. Havalimanı dönüşü indiğimiz metro
istasyonundan girip istasyonun diğer kapısından çıkınca Bairo Alto da hemen
Cafe Brasilia’nın yanına çıkıyoruz ve 
yüz metre ilerde de  restoranımızı
buluyoruz. Burası küçük, rustik bir deniz ürünleri restoranı. Sahibi anladığım
kadarı ile Sporting Lizbon’lu eski bir futbolcu. Duvarlarda her yerde eski
gazete kupürleri, siyah beyaz fotoğraflar asılı. Tavan tamamen rengarenk
Sporting Lizbon ve maç yaptığı karşı takımın renklerinden oluşan atkılarla
kaplı.

Balık çorbası, kılıç
balığı ızgara istiyorum, Hakan yarım kiloluk bir yengeç istiyor. Yanına da
Portekize özgü Yeşil Şarap ( Vinho Verde ) istiyoruz. Portekiz de deniz
ürünleri çok ucuz. Yemek sonrası kişi başı yaklaşık 17 € hesap ödüyoruz.

Yol ve saat farkının
yarattığı yorgunlukla hostelimize dönüyoruz. Lizbon da birinci günümüzü
planladığımız gibi bitirdik. Yarı programımızda Sintra, Cabo da Roca ve Cascais
var.

 

SİNTRA, CABO DA ROCA,
CASCAİS

 

Lizbon
da ikinci günümüz. Kahvaltının ardından saat dokuzda yola düşüyoruz. Praça da
Rossio’ya kadar yürüyüp buradaki istasyondan trene bineceğiz. Gişe memrundan
Sintra için tren bileti istediğimizde 6 €’luk günlük bilet yerine tren, otobüs
vb de kullanabileceğimiz Sintra Cascais turu için düzenlenmiş 12 €’luk bileti
öneriyor. Böylece Snitra’nın içinde Pena Palace’ye gidiş geliş ve Cabo da Roca,
Cascais otobüsleri ve Cascais’ten trenle Lizbon’a dönüş için de
kullanabileceğiz. Biletlerimiz alıp trene yerleşiyoruz.


Trenle
kırk beş dakikalık bir mesafede olan Sintra yeşillikler içinde küçük bir
kasaba. Zamanında krallığın yazlık mekanı olarak kullanıldığı için
saraylar  ve köşkler ile dolu. National
Palace, Pena Palace bunlardan ziyarete açık ikisi. On yıl önce geldiğimde
sadece National Palace ziyarete açıktı. Pena Palace’ında restorasyonu
tamamlanmış ve ziyarete açılmış.


Küçük
ve sevimli tren istasyonunda indikten sonra istasyonun hemen önündeki otobüs
durağında Sintra merkeze gitmek için 434 nolu otobüse biniyoruz. Otobüs bizi
Historical Center’da saat kulesinin önünde bırakıyor. National Palace’ı
dışarıdan dolaşıp kış güneşi altında Sintra’nın tepelerini ve vadilerini
seyrediyoruz. Merkezdeki daracık sokaklarda dolaşıp hediyelik eşya satan
dükkanlardan hatıra ve hediyelik objeler satın alıyoruz. Bu arada
Ankaralıgezginler Grubumuzun bir etkinliği olarak Sintra kartpostalı alıp Saat
kulesinin yanındaki posta ofisinden ” Sintra’dan sevgilerle” PK
1341’e gönderiyorum.


Sintranın
karadenizi andıran sık ormanlarla kaplı doğal yapısı nedeniyle güneşin
giremediği ve bu nedenle yosun kaplamış kaldırımları ve bahçe duvarları
eşliğinde Monserrate Sarayına doğru yürüyoruz.Bu sarayı da dışarıdan göreceğiz.
Zaman darlığı nedeniyle sadece Pena Palace’ı gezeceğiz. Güzel bir sabah
yürüyüşü ile “Park and Palace of Monserrate”‘ye ulaşıyoruz. Sarayı
görüntüleyip geldiğimiz yoldan çeşmeler ve küçük şelaleler eşliğinde Pena
Palace yol kavşağndaki otobüs durağına varıyoruz. Yirmi dakikada bir ring yapan
434 nolu otobüsümüzü bekliyoruz. Turistlerle dolu otobüsümüze binip yaklaşık
yirmi dakika sık ormanlar arasında tırmanıyoruz. Yol bazı yerlerde dar ve
keskin virajlara sahip buralarda otobüsümüz bazen iki üç manevrada
dönebiliyor.  Pena Palace bir saray
komplesi olmasının yanısıra büyük bir botanik bahçesine de sahip. Eğer
zamanınız varsa sarayın dışında bu bahçeyi yürüyerek gezmekte keyifli olur. Biz
giriş bileti ( 11 € ) ile birlikte 2 € daha verip transfer bileti de satın
alıyoruz. Böylece zirveye kurulmuş saraya tırmanmak zorunda kalmadan
çıkabileceğiz. Biraz önce yazdığım gibi vaktiniz ve enerjiniz varsa yürüyerek
çıkmakta keyifli olabilir.


Pena
Palace 1503 yılında Manuel I tarafından yapılmış ve ilerleyen zamanlarda 1755
te, 1838 de Fernando II, 1842 ve 1854 de Marias II ve Baron von Eschwege, 1885
de Ferdinands II tarafından ileveler yapılarak kullanılmış bir ortaçağ şatosu
ve kale yapısında bir saray. 1910 yılında müzeye çevrilmiş ve 1995 yılında
UNECSO  tarafından koruma altına alınmış.
Konumu itibariyle bir kartal yuvası gibi. Taa Lizbon’a ve Tajo nehrine kadar
ovaya ve Atlas okyanusu manzarasına hakim. Bir saat süreyle sarayın içini
odalarını salonlarını, şapelini, çalışma ve yemek odalarını geziyoruz. Bir
salonda gördüğümüz iki Osmanlı levendi heykeli bizi şaşrtıyor. Şaşkınlığımızı
gören görevli nereden geldiğimizi soruyor ve İstanbul deyince bize bilgi
veriyor. Bu salonun teşrifatı Osmanlı padişahı tarafından hediye edilmiş ve
bunun için Osmanlı Levent heykelleri yapılmış, aslında dört heykelmiş ikisini
sergide kalanları ise halen restorasyonun devam ettiği yandaki depo da gördük.



Pena
Palace ziyaretimizi sonlandırıp transfer otobüsümüzle aşağıya otobüs son
durağına iniyoruz.

Bizi
Cabo da Roca’ya götürecek 403 nolu Cascais otobüsü kalkmak üzere ama biz bir
şeyler yemeği düşündüğümüzden bir sonraki otobüsün saatini öğrenip istasyonun
karşıda kaldırıma masalar atmış kafeye oturuyoruz. Sintra’nın kış güneşi
iliğimizi kemiğimizi ısıtıyor. Ton balıklı sandviçlerimizi yer biralarımızı
yudumlarken meteoroloji konusunda ne kadar şanslı olduğumuzu konuşuyoruz.


Bir
saat on beş dakika sonra 403 nolu Cascais otobüsümüz yanaşıyor. Yola
çıktığımızda yollar bu kez bana yabancı geliyor .On yıl önce tamamen kırsal bir
bölgede köy yolu sayılabilecek bir yolda yolculuk yapmışken bu kez tamamen
yapılaşmış,ve bakımlı bir yolda ilerliyoruz.. Yaklaşık kırkbeş dakikalık bir
yolculuktan sonra okyanus ve Cabo da Roca feneri gözüküyor.


Otobüsten
indiğimiz an güneşe rağmen okyanustan esen rüzgar bizi karşılıyor, bereler
takılıyor, atkılar sarılıyor. Kıta Avrupa’sının en batı ucu olduğunu belirten
haç. önünde ve Atlas Okyanusunu arkamıza alarak fotoğraflar çektiriyoruz. Artık
kıta Avrupa’sının en ucundayız ve bunu belgeliyoruz. Rüzgarda ve soğukta daha
fazla kalamayıp bir saat kırk dakika sonra gelecek otobüsümüzü beklemek için turizm
ofisinin bekleme salonuna geçiyoruz.

Otobüsün
gelmesine  yirmi dakika var dereken
salonda bir hareketlenme oluyor, çantasını alan dışarı yöneliyor. Pencereden
otobüsün geldiğini görünce biz de çantalarımızı alıp dışarıya çıkıyoruz.
Yolcularını indiren otobüse biz doluşuyoruz. Ana yola çıktıktan sonra bşir
terslik olduğunu hissediyorum, normalde Cascaise giderken sağımızda olması
gereken okyanus solumzda akıp gidiyor. Bir anda jeton düşüyor biz Cascais’e
gidecek otobüse değil Casvais’ten gelip Sintray’ya giden otobüse binmişiz. Bir
sonraki durakta inip karşı durakta yirmi dakika sonra gelecek otobüsümüzü
beklemeye başlıyoruz. Bu arada karşımızdaki Dallas Çeşmesini fotoğraflıyoruz.

Yirmi
dakika sonra tam vaktinde gelen otobüsümüze binip bir kez daha Cabo da
Roca’danın yeni ziyaretçilerini bırakıp bu kez doğru tarafa Cascais’e hareket
ediyoruz. Yaklaşık yarım saatlik bir yolculuktan sonra alacakaranlıkta Cascaise
iniyoruz. Ben görmeyeli Cascais te değişmiş, on yıl önceki doğal plajı beton
duvarlarla çevirmişler, Falezler yo olmuş, kıyıdaki restoranların yerini yeni
binalar almış. Kısacası on yıl öncekinden çok farklılaştığı için bir meydandaki
balık restoranına giriyoruz. Yine balık, yine deniz ürünler, ve yine yeşil
şarap Vinho Verde….

Yemekten
sonra Lizbon trenine yerleşiyoruz. Koca vagon bomboş… Arkadaşlara size özel
vagon tahsis ettirdim diye şaka yapıyorum. Kırkbesş dakiksalık yolculuktan
sonra Lizbon… İstasyondaki süpermarketten su, porto şarabı, Ginja ve Vinho
Verde alıp Hostelimize dönüyoruz. Bu akşamda Fado kulübüne gidecek enerjimiz
kalmadı…Yaşlanıyoruz galiba…

LİZBON

Lizbon’da
üçüncü günümüz. Bugünkü programımız Se Katedrali, Castle Sao Jorge, Alfama
sokakları, Fado Müzesi, Belem Kulesi, Kaşifler Anıtı, Vasco de GAMA Denizcilik
Müzesi, Jeronimos Katedrali, Pasteils de Belem, Amalia Rodriquez’in evi.

Kahvaltı
sonrası vakit kaybetmeden Se Katedrali’ne doğru yürüyoruz. Kaleye çıkan yolun
hemen başında. Hava güneşli ama sabah soğuğu hafiften ısırıyor. Se katedraline
giriyoruz. Gotik tarzdaki bu kilisenin yerinde daha önce Alfama bölgesine
yerleşen Mağribilerin ( Kuzey Afrikalı müslüman nüfus) yaptığı cami varmış.
1750 yıllarında şiddetli deprem ve ardından gelen Tsunami ile kentin alçak
bölgeleriyle birlikte bu camide yıkılmış ve yerine bu katedral inşa edilmiş.


Katedralden
çıkıp kaleye doğru tırmanıyoruz. Tajo nehrini panoramik gören bir parkta
soluklanıyoruz. Daha sonra tekrar tırmanışa devam.

11.
yy ortalarında Mağribi egemenliği döneminde yapılmış. Ulaşılması zor doğal
engellerin bulunduğu bir tepeye inşa edilen kalenin kuzey ve batı duvarlarında
iki girişi bulunmakta. 11 kulesi bulunan ve iç ve dış kale olmak üzere iki
bölümden meydana gelen kale tüm Lizbon’a, Tajo nehrine hakim durumda. Kalenin
surlarından kırmızı kiremitli çatılarıyla Lizbon’u, Tajo nehrini, Tajo nehrini
aşan 24 Nisan asma köprüsünü, karşı kıyıdaki dev İsa anıtını izliyoruz.
Surların üzerinde bir tur atıyoruz. Kalenin çıkışındaki bir sokak ressamı
ilgimizi çekiyor. Tezgahını yeni kurmakta olan ressamın KAHVE kullanarak suluboya
tarzında sephia resimler yaptığını görüyoruz.



Kaleden
inip Alfama’nın dar sokaklarına dalıyoruz.Bir zamanlar Mağribilerin yaşadığı bu
semtte bugünde düşük gelir gurubundan insanlar yaşıyor. O nedenle geceleri bu
bölgenin güvenli olmadığı konusunda uyarılıyoruz. Daracık sokaklarda döne
kıvrıla günlük yaşamındaki Portekizleri izleyerek , kah fotoğraf çekerek kah
sohbet ederek iniyoruz. Deniz seviyesine indiğimizde Sevgili Aslı ile Hakanın
Alfama sokaklarındaki bir fırından aldıklar Mozaik pasta ile ara öğün
yapıyoruz.


Sorarak
FADO MÜZESİ’ni buluyoruz. 5 € olan giriş biletlerimizi alıp eşyalarımızı
vestiyere bırakıp müzeyi dolaşıyoruz. Fado’nun tarihçesi, enstrümanları ( gitar
+ bizim uda benzeyen Portekiz Gitarı) bu enstrümanların yapılışını, ünlü fado sanatçılarının
plaklarını, giysilerini, fado resmi yapan ressamların eserlerini izleyerek
küçük bir amfide fado dinliyoruz.


Fado
müzesinden çıktığımızda öğle yemeği saati gelmişti. Yemek işini Belem tarafına
bırakıp müze görevlisinden öğrendiğimiz bir paralel caddedeki duraktan 728 nolu
otobüse binip BELEM’e gidiyoruz. Kentin batı ucundaki Belem de öncelikle
Jeronimos katedralini ziyaret ediyoruz. Vasco da Gama’nın uzak doğu
seferlerinden kazandığı parayla yaptırdığı bu arada uzak doğu ülkelerinde ve
diğer tropik bölgelerde gördüğü meyvelerin motiflerinin yer aldığı dev kapıyı
izliyoruz. Yan kapıdan katedrale girdiğimizde sağ tarafta Vasco de Gama sol
tarafta ise onun seyahatlerini kaleme alan şair dostunun mezarı ( lahitleri )
bulunuyor.


Pasteil
Belem’i tatmayı yemek sonrasına bırakıp Tajo nehri kıyısına geçiyoruz. Yelken
kulübünün restoranında uygun fiyatlı menüyü görünce hemen yerleşiyoruz. Balık
menü ve biradan oluşan menümüzü ( 8.50 €) yerken bir yandan da dinleniyoruz.

Yemek
sonrası geniş bir parkın içinden geçip Kaşifler anıtına ulaşıyoruz. Portekizli
özgür ruhlu kaşif denizciler adına yapılmış anıt Tajo nehrine uzanan bir
geminin burnu gibi.


Kaşifler
anıtından 150 – 200 metre
ileride bu özgür ruhlu kaşif denizcilerin Lizbon’u terk edip Okyanusa açılmadan
önce son uğurlandıkları noktaya yapılmış Belem kulesi var. Tajo nehri
yükselince etrafı sular ile çevrilen kuleye bir köprüyle geçiliyor. Biz de
kağıttan yaptığımız yelkenlimize özgür gezgin ruhlarımızı yükleyip Tajo nehrine
bırakıyoruz, yelkenlimiz okyanusa doğru ilerlerken biz de el sallıyoruz.


Şimdi
yemek sonrası bir kahve içip Belem pastası yemenin zamanı. Geriye dönüp tekrar
Jeronimos Katedraline doğru yürüyoruz. Katedralin yakınında ve ana cadde
üzerindeki bu ünlü pastane biz öğle saatlerinde önünden geçerken tıklım
tıklımdı. Kuyruk caddeye uzuyordu. Şimdi biraz rahatlamış, biz Hakanla Pasteils
de Belem için sıra beklerken ekibin diğerleri masa kapmaya gittiler. Pasteils
de Belem’in tanesi 1.05 €. Sıkı durun günde 30.000 tane satıyorlar. Günde 30.000
€ sıcak para.. Turizm böyle bir şey.

Pasteils
Belem ve kahve molasından sonra karşısındaki otobüs durağında 728 nolu otobüse
binip Praça de Commercial Baxia’da iniyoruz. Ben dinlenmek ve uzanmak için
hostelde kalıyorum ( belim iflas etti.) , diğerleri Amalia Rodriquez’in evi
için Bairo Alto sokaklarına devam ediyorlar. Ama akşam öğreniyorum ki Bairo
Alto’nun daracık inişli çıkışlı sokaklarında dolanıp sora sora güç bela evi
bulduklarında tadilat nedeniyle kapalı olduğunu görüp hayal kırıklıkları ve
yorgunlukları ike geeri dönüyorlar.

Bu
akşam Lizbon da son gecemiz. Yarın öğleye kadar alışveriş için serbest zaman
sonra da metro ile havalimanına transfer..

03
– 06 Şubat 2013

Yazı:
M.Cengiz TÜMER

 

 

 

4 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    20 Nisan da yapacağım 3 gecelik Lizbon gezisi için bu satırlar altın değerinde…Uçak bileti konusunda çok haklısınız ,Avrupa nın en pahalı biletleri maalesef bu rotada…Yazınızı yanımda taşıyacağım Mc. Tümer,çok teşekkürler..

  • arkutbay dedi ki:

    Lizbon ; sevdim mi sevmedim mi anlayamadığım şehir . Ama yazınızı çok sevdim . Teşekkürler , sevgiler .

  • ayca42 dedi ki:

    Teşekkürler , çok bilgilendirici bir yazı olmuş …

  • Midgard dedi ki:

    Lizbon benim en çok görmek istediğim şehirlerden biriyken, bu yıl o kadar çok kişiden hayalkırıklığı belirten şeyler duydum ki, hevesim biraz kırıldı açıkçası. Yine de aklımın hep bir köşesinde, sizin de yazınız çok güzel bir rehber olacaktır zamanı gelince. Çok teşekkürler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*